-
               
  v   Yazılar
  v   İlanlar
  v   Künye
Ar�ivde Haber Ara

 Ar�ivde Haber Ara:

 
ÇOCUKLUĞUMUZ… ÇOCUKLARIMIZ…
  Yazılar || Tahsin ÇELİK
   ÇOCUKLUĞUMUZ… ÇOCUKLARIMIZ…


ÇOCUKLUĞUMUZ… ÇOCUKLARIMIZ…

ÇOCUKLUĞUMUZ (GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…)

     Karın lapa lapa  yağdığı o muhteşem kış mevsimi sabahlarının loş aydınlığında sabahi makamda okunan ezan sesiyle gözümü açtığımda odadaki ocağın iştahlı çıtırtılarla ve sarı kırmızı yalımlarla yanan ateşi odanın her yanını esrarengiz ışıltılarla an be an aydınlatır, namaza duran rahmetli annemin yüzünde farklı renklerde nur şerareleri oluştururdu. O ocak ahşap evimizi aydınlatır, ısıtırdı. Şimdiki modern evlerin salonlarında sadece bir aksesuar olarak yer alan ve hiçbir işe yaramayan, daha sonra adı da değişen bu ocaklar o zamanlar evlerimizin her şeyiydi. Ekmek onda pişirilir, yemek onda yapılır, çay onda kaynardı. Ve evin ev olduğu yanan ocakla anlaşılırdı. Ocak yanıyorsa o evde hayat vardı, ocak yanmıyorsa o evde hayat  bitmiş demekti. Onun için biri hakkında beddua edilirken “ocağı sönesice” ; eğer birinin çeşitli nedenlerle ailesi dağılmışsa “ocağı sönmüş” denirdi.Bu sözün kapsama alanına girmemek için mi bilinmez,evlerdeki ocaklar günün 24 saati yanardı. İşin ilginci o ocaklar sadece bulunduğu odayı değil, ışığı ve aleviyle tüm evi ısıtırdı. “Türk gözünden ısınır” sözünü ispatlarcasına karlı ve soğuk kış günlerinde dışarıdan eve girip karşıda yanan ocağı gördüğümde bir anda iliklerime kadar tüm vücudumu sıcaklık kaplar, o ocağın aslında dış kapıya kadar uzanmayan ısısı eve girer girmez tüm hücrelerimi ısıtırdı. Ve benim çocuk dünyamdaki en büyük mutluluk, karlı kış günlerinin bulanık sabahlarında, tatlı ve iştahlı çıtırtılarla yanan o ocağın sesine ve sabah ezanının o olağanüstü ahengine uyanmaktı.
     İstekle koşardık çok sevdiğimiz okulumuza. Öğretmenlerimiz anne-babamız kadar değerliydi bizim için. Her ne kadar bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olacak bilince ve donanıma sahip olmasak ta o seçkin insanlar yarı tanrı gibiydi çocuk gözlerimizde .Bu yüzden ödevlerimizi bir ibadet psikolojisinde ve gaz lambası ışığında yapardık . Çünkü o yıllarda henüz elektrikle tanışmamıştık.
     Akşamları tüm ailenin yine o ocağın esrarlı ışıkları ve gaz lambasının büyülü atmosferinde bir çalışma masası etrafında ders yapmak için toplanması rutindi. Farklı sınıflarda okuyan aile bireyleriyle aynı masada aynı anda ders yapmanın avantajı bir başkaydı. Herkes takıldığını büyüklere sorar ve anında cevap alırdı. Bu yüzden ortak ders çalışma masamız aynı zamanda bir ilim meclisine dönüşür, gündüzki eğitim ve öğretim daha da damıtılmış olarak geceleri devam ederdi. Ocağın ve gaz lambasının aydınlığından yararlanabilmek için bir masada kenetlenmek aradaki ünsiyeti artırır, kardeşlik bağları daha bir sıkılaşır, pekişirdi. Derslerin bitişinden sonra “radyo saati” başlar ve o dönemin “best-selleri” “yurttan sesler korosu” sahne alırdı çalışma odamızda. Odanın hafif loş aydınlığına perde perde yayılan müzik, derslerden yorulmuş ruhumuza ilaç gibi gelir, “yurttan sesler” sona erdiğinde kafamız da dinlenmiş olurdu. Ve ardından radyo tiyatroları başlardı sabırsızlıkla beklediğimiz. Henüz televizyon yoktu hayatımızda..Bihter’le Behlül’ün sonu ne olacak ; Ali Rıza Bey Ailesi’nin bahtsız bedevi halleri ne zaman düzelecek , Polat tüm vatan hainlerini temizleyip ülkeyi kanserli hücrelerden kurtarabilecek mi diye kafa yormuyordu hiç kimse..Televizyon hayatımızın orta yerine kurulup bütün bireyleri ve zamanları esir almamıştı daha..
     Bir süre sonra elektrikle tanıştık. Artık evin her yanı bir düğmeye dokunmakla aydınlanıyordu. Ocaklı çalışma odamız artık daha aydınlıktı. Fakat bu aydınlık, ocağın hayatımızdaki sihrini azaltmış, yok etmişti. Ocak yine sürekli yanıyor ancak elektrik ışığının aydınlığı onun ışığını gölgeliyordu. Git gide ocak daha isteksiz yanmaya başladı..Yine yanıyordu ama artık iştahlı çıtırtılarını duyamıyorduk.Yine yanıyordu ama eskisi gibi ısıtmıyordu.Yine yanıyordu fakat yemekleri öncekiler gibi lezzetli değildi.Evimizin en önemli ferdi olan ocak sanki bize küsmüş,başka buutlara geçmişti.Usulen yanıyordu sanki..Çünkü bu arada tüp gaz da hayatımızdaki yerini almıştı.
     Her yanı aynı oranda aydınlanan çalışma odamızda artık ortak ışıktan faydalanmak için masaya oturmanın da gereği kalmamıştı. Herkes kitabını defterini alıp bir köşeye çekiliyor, kendince dersini yapıyordu. Ortak çalışma masamızdan kaynaklanan ünsiyet yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. Bu, teknolojinin aile bağlarına vurduğu ilk önemli darbeydi. Çünkü aileler asıl darbeyi birkaç yıl sonra tanışacakları televizyondan yiyeceklerdi…
     Uzun,sıcak yaz tatilleri bizler için hem tatil,hem eğitimin devamı hem de çalışma anlamı taşıyordu.Ekmeğimizi taştan çıkarıyor,çok gerekmedikçe baba parası kullanmıyorduk.Belki şimdiki nesil kadar bir elimiz yağda bir elimiz balda değildi ama kendi ayakları üzerinde durabilmek bizlere tarifi imkansız bir mutluluk ve güven veriyordu.Dersimizi çalışır, futbol oynar,yazları hocaya gidip dini bilgilerimizi pekiştirir,iş bulunca çalışır, sair zamanlarda Karasu’nun o zamanlar içilecek kadar temiz olan sularında yüzerdik.Her köşesi meyve ve sebze kileri olan yemyeşil Karasu Vadisi’ni karış karış bilir,yaz sezonunda hangi bahçedeki kirazın erken olduğunu kuşlardan daha iyi takip ederdik.Bu sebeple mevsimin ilk kirazı,eriği ülkenin en zengininin sofrasına girmeden bizim kursağımıza girerdi.Gerçi biraz zahmetliydi bu iş..Elalem amcanın bahçesinde mevsimin ilk ve en kaliteli kirazını özenle yerken bahçe sahibinin kırmızı görmüş boğa gibi üzerimize hamle etmesi ve biz çocukların namludan çıkan kurşun hızında dört bir yana çil yavrusu gibi dağılması günlük,rutin işlerdi.Bahçe sahibinden her kaçışımız kesinlikle dünya rekoruydu.100 metrenin efsane isimleri Carl Lewis ve Ben Johnson bu performanslarımızı görse ortadan ikiye ayrılırlardı hasetlerinden.Onlar 100 metreyi 9,5 saniyede koştukları için dünya rekortmeni oldular..Biz ise aynı mesafeyi   can havliyle genellikle 7 saniye civarında koşardık..Tek kanallı siyah beyaz televizyon sonraları en büyük eğlencemiz oldu.Radyo,teyp ve plaklar da hayatımızı renklendiren diğer unsurlardı.Şimdiki gibi bilgisayarlar,binlerce kanallı televizyon yayınları,vcd’ler,cd çalarlar,cep telefonları,vs. henüz hayal bile değildi.
     Her şeye rağmen bizim kuşak çocukluklarını doyasıya yaşadı.Az’ı gördük,var’ı gördük,yok’u gördük.Bulunca şükrettik,bulamayınca sabrettik ve yine şükrettik.Var’ın da yok’un da ne olduğunu öğrendik.Bizden önceki nesil ise zaten tam bir yokluk neslidir.Rahmetli babam 18 haneli köylerinde sadece bir kişide düzgün ceket olduğunu,evlenmek isteyen herkesin o ceketi ödünç aldığını söylemişti..Düşünebiliyor musunuz?..Bir köy ve tüm damatlara bir ceket…Babam anlatmıştı zor inanmıştım; geçenlerde çocuklarıma anlattım onlar inanamadılar…
     ÇOCUKLARIMIZ
     Bizler için zamanında hayal bile olmayan zenginlik unsurları bizim çocuklarımız için yaşam tarzı bugün. Variyet içinde doğdular, variyet  içinde büyüdüler ve refah içinde yaşıyorlar.Sobalı ve ocaklı evlerde değil kaloriferli evlerde açtılar dünyaya gözlerini.Üstlerine titreyen ebeveynler elinde,el bebek gül bebek,gerektiğinde özel mamalarla  büyüdüler. Babaları,anneleri ve diğer aile fertleri hep emirlerindeydi.Özel arabalarda yolculuk ettiler.Birçoğu özel okullarda özel ilgiyle okudu.Hiçbir zaman maddi sorunları olmadı.İdare etmek,yetirmek ve yetinmek kavramlarını tanımadılar.Çocukken bizim dünyamızda hiç olmayan “her yaz deniz tatili” onlar için kazanılmış bir hak oldu..Kendi harçlıklarını çıkarmak için çalışmaya ihtiyaçları olmadığı gibi bunu  utanılacak bir davranış gibi algıladılar.
     Bizden önceki nesil çarık nesliydi.Kara lastik sonradan onların en büyük lüksü oldu.Bizim nesil naylon ayakkabı ve iskarpin konforuyla tanıştı.Bizim çocuklarımız marka olmadı mı burun kıvırıyorlar en güzel ayakkabıya.Bizden önceki nesil çorba,kuru soğan nesliydi..Bizim nesil kuru fasulye-pilav nesli;bizim çocuklarımız ise hamburger-pizza-kola çocukları.Bizim babalarımız türküden başka şey bilmezdi.Bizim nesil türküyle beraber sanat müziği ve arabeske terfi etti.Bizim çocuklarımız ise hafif müzik,rock ve popun gönüllü bendeleri..Bizden öncekiler uzun kış gecelerinde aile büyüklerinin anlattığı masallar,hikayeler ve seferberlik yılları anılarıyla yetiştiler.Bizler radyo ve tek kanallı siyah-beyaz televizyon lüksüne kavuştuk.Bizim çocuklarımız ise iletişim ve eğlence vasıtalarının her türlüsüyle haşır neşir bir halde global bir köye dönen dünyada en uzak noktalarda yaşayan arkadaşlarıyla bir tık mesafedeler. Teknoloji öyle bir seviyeye geldi ki bu teknolojiyi icat edenler bile onun gerisinde kaldı. Baş döndüren bu hız yeni yetişen neslin de başını döndürdü.
     Şimdiki çocukların imkanları ve buna bağlı istekleri sınırsız..Lakin bu çocukların çoğu hakiki bir çocukluk yaşayamadılar.Cam fanusta özenle büyütülen çiçekler gibi yetiştiler.Kafesteki kuşlar gibi her şeyleri özeldi. Bizler doğayla baş başa; toprakla, yaprakla, çiçekle, böcekle,güneşle,yağmurla, karla hem-dem yaşadık çocukluğumuzu. Tüm günlerimiz yeşilin ve yeşilliğin içinde geçti. Şimdiki çocuklar yeşili parkta; kirazı, eriği manav tezgahında görebiliyorlar. Doğanın sert şartlarından itinayla korunan kafes kuşları ve hassas bitkilerin o acımasız şartlarla karşılaştıklarında perişan oldukları gibi bu çocuklar da büyüyüp zorlu hayat şartlarıyla yüz yüze geldiklerinde ne yapacaklar? Nasıl başa çıkacaklar? Çünkü çok hazırcı bir gençlik yetişiyor. Bizler ekmeğimizi taştan çıkarırdık, şimdiki nesil neredeyse yemeği de ağzına istiyor.
     Örneğini gerek TV’lerde gerekse günlük hayatta çokça gördüğümüz bir davranış kalıbı dikkatinizi çekmiştir. Yemek yapmak söz konusu olduğunda yeni yetişen genç kızlarımız genellikle “ay ben yumurta kırmayı bile bilmem, makarna bile yapamam ki ben” diyor ve bunu da övünerek söylüyorlar. Bir hanım için yemek yapamamak ne zamandan beri meziyet haline geldi bilemiyorum ama bu tavır gittikçe daha fazla görülmeye başlandı.Yarın bu kızlarımız “çocuğu da erkek doğursun,neden biz” diyebilir. “Kadına özgürlük-kadına eşitlik” yaygarası altında kadın, yaratılışına ters bir mecraya sürükleniyor.Halbuki sosyal statüsü ne olursa olsun kadın öncelikle hilkatinin gereğini yapmalı.Çünkü bu onun mutluluğunun da temeli zaten..Üniversitede bir bayan hocamız vardı.Bir gün derste konu kadın-erkek eşitliğinden açılıp ta tartışma büyüyünce sınıfımızdan bir kız arkadaş : “Ben de bir meslek ve kariyer sahibiyim. Evlendiğimde ikimiz de çalışacağız.Akşam iş dönüşü neden yemekleri ben yapıyorum,kocam yapsın..Yemekleri hep kadın yapar diye ayet mi indi.” Deyince hocamız “senin saçını başını yolarım”dedi. “Ne olursanız olun evvela  yerinizi, görevinizi bilin. Devlet başkanı da olsanız,Profesör de olsanız önce beyinize iyi bir eş,çocuklarınıza iyi bir anne ve dört dörtlük bir ev hanımı olmalısınız” dedi. Hani bir söz vardır : “Sen ağa ben ağa,ya bu inekleri kim sağa!. İnsanlarımızda da böyle bir yaklaşım var maalesef..”Benim kız okudu,ev işlerini bilmesine gerek yok.”şeklinde düşünen anne, kızı tahsilini bitirip çalışmaya da başlayınca kızının özel hizmetçisi gibi her gün evinin yemeğini yapmaya  mecbur kalıyor. Zamanında tekdir etmeye ve yormaya kıyamadığından hiçbir şey öğretmediği evladı böylelikle farkına bile varmadan annesine kıyıyor. TV’lerde yanlış tiplemeler ve modeller  yerine  doğru tiplemeler ve modeller lanse edilirse bu hususun da kendiliğinden düzeleceği ümidindeyim. Aksi takdirde anneler artık kızları yerine oğullarına ev işlerini ve yemek yapmayı öğretmek zorunda kalırlar ve roller değişirse bu tam bir facia olur. Çünkü yer yüzündeki hiçbir mutfak bir erkeğin sığacağı kadar büyük değildir…
     Rahmetli annemin çok söylediği bir sözü vardı : “Bu zamanda ya gelin olacaksın ya da çocuk” derdi.Neden böyle söylediğini sorduğumuzda ise “Eskiden gelin de köle gibi çalışırdı çocuk ta..Yükleri çok ağırdı,esir gibiydiler.Şimdiyse gelin de çocuk ta bey gibi,bir elleri yağda bir elleri balda.Ondandır bu tespitim.” Hep duyarız “Şimdiki çocuklar ne kadar şanslı” diye..Ben buna kısmen katılmakla birlikte “hayır biz daha şanslıydık” diyorum.Çünkü biz ve bizden önceki nesil zamanında iş çok insan azdı.Çalışmak isteyen insan mutlaka iyi bir iş bulabiliyordu.Hele üniversite mezunuysa el üstünde tutuluyor, kendi iş beğeniyordu. Şimdi ise iş az insan çok..Çocuklarımızın arasındaki bu acımasız test yarışının sebebi bu. Artık üniversite mezunu olmak ta çok fazla işe yaramadığından ve her sektörde “en iyiler” seçildiğinden çocuklarımız “en iyi” olabilmek veya  “en iyilerin” arasına girebilmek için çocukluklarını erteleme veya hiç yaşayamama pahasına anormal bir yarış içinde debeleniyorlar. Bu yarış onların hem psikolojilerini etkiliyor, hem de tam kişiliklerinin oturmaya başladığı bu çağda kişilik değişimlerine veya kişiliğin yanlış şekillenmesine neden olabiliyor. İlkokulla üniversite arasındaki uzun çizgide sürekli testlerle boğuştuğundan kimliği ve kişiliği de buna göre değişime uğrayıp şartlanan çocuklar doktor olup ta hasta karşısına getirildiğinde testlere şartlanmış beyinleriyle şıklarla mı tedavi edecekler hastaları?..Hayat şartları tamamen ayrı çünkü..Sonuçta testler yenmiyor…
     Peki bu kadar refah içinde yetişen bir gençlik hayata atılıp kendi ekmeğini kazanmaya başladığında alıştığı hayat standartlarını bulamayınca ne yapacak? Hani bir söz vardır “mide yediğini, sırt giydiğini ister” diye..Yarın bu çocuklar yüksek gelirli iş bulamayınca,işsiz kalınca veya çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalınca sudan çıkmış balığa dönmeyecekler mi?  Ama bu çocukların da işi zor aslında..İlkokula başlıyorlar test başlıyor, üniversite bitiyor lakin test bitmiyor.Anormal bir yarış var aralarında. Evlatlarımızın hayatı üçlü bir sacayağında geçiyor.Ya okulda ders yapıyorlar,ya dershanede test yapıyorlar ya da bilgisayarda chat yapıyorlar.Gerçi bilgisayarda saatlerce chat yapacak konuları nasıl buluyorlar o da ayrı bir muamma..Saatlerce ne yazışıyorlar. Bizim kafa boşaltmak için kahvede yaptığımız geyik muhabbetini herhalde onlar bilgisayar başında yapıyorlar.Ve bu  çocuklar test çözmekten kitap okumaya zaman bulamıyor. Dolayısıyla  da  üniversiteyi bitirip hayata atıldıklarında diplomalı ama kültürel donanımdan yoksun insanlar olarak katılıyorlar aramıza. Bu meselenin bir boyutu.Bir diğer boyutu da sürekli bilgisayarda, elektronik ortamda vakit geçiren insanların bir süre sonra bu sanal aleme iyice alışarak normal sosyal hayata uyum sağlayamama tehlikesi.Çünkü bu sanal alem artık onların dünyası oluyor ve o dünyada yaşamaya başlıyorlar.ABD’de bu konuda yapılan sosyolojik çalışmalar var ama ne kadar insana ulaşıp onları rehabilite edebilecekleri şüpheli..Dolayısıyla teknolojinin fayda ve zararları at başı gidiyor.Bir taraftan büyük yararlar sağlarken diğer yandan verdikleri zarar telafi edilmez boyutlara ulaşabiliyor.Bu da çağın gerçeği.
     Çocuklarımız bizim her şeyimiz. Ülkemizin ve milletimizin geleceği…Ciğer parelerimiz,haleflerimiz onlar..Her biri birer dünya; eşsiz benzersiz birer elmas..Bu değer biçemediğimiz hazinelerimizi çok iyi işleyerek ülkelerine faydalı bireyler olarak yetiştirmek de bizlerin görevi..Onları çok iyi yetiştirebilmek için bugün bizler zahmete katlanmazsak ilerde onlar hem ailelerine hem de ülkelerine rahmet olarak yağmazlar.Bir çiçeğin bile kolay yetişmediğini,emek ve sevgi istediğini düşünürsek sair uğraşlarımıza harcadığımız zamanı ve sevgiyi lütfen çocuklarımıza çok görmeyelim.Kendi kendine büyüyen bitki ya diken ya ayrık otu olur. Unutmayalım ki ne ekersek onu biçebiliriz…


[ Yazan : bilecik | Tarih: 17.06.2010 | Okunma : 4197 ]
         Oy : 18-Puan : 81



Son 5 Yorum

Ekleyen: Misafir
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık hocam....
Tarih : 11.02.2012 19:20:25

Ekleyen: ÇukurörenLi !
Güzel Yazı Kaleminizi SaqLık . Başarılarınızın Devamını Dilerim . . ÇukurörenLi !
Tarih : 16.07.2011 00:35:34

Ekleyen: H.KÖSEOĞLU
ELİNİZE, KALEMİNİZE SAĞLIK HOCAM GÜZEL OLMUŞ
Tarih : 30.03.2011 16:06:51

Ekleyen: Misafir
Bir öğrenciniz olarak bende takdir ettim hocam ...

Tarih : 26.02.2011 15:58:49

Ekleyen: SELAMİ KURNAZ

Bizim gibi yaşı elliyi geçenler için güzel bir yazı.Acaba gençler meseleye nasıl bakıyorlar. Bizler o günler için bir iç geçirip hey gidi günler diyoruz. Yazı biraz uzun olmuş iki bölüm halinde yazılabilirdi. Ama yinede kopmadan okuyabildim Selamlar Tahsin Bey.


Tarih : 16.02.2011 11:53:04


ÜYE OLMAYANLARDA YORUM YAZABİLİRLER!!
 

Kullanici adı

:


Kodlar , Duygular (Smile'ler)

Önemli Not: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan
HABER11 hiçbir şekilde sorumlu değildir ve sorumlu tutulamaz. Tüm Yasal Yükümlülükler yorum sahibine aittir.

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Güvenlik : 325575             
Güvenlik : 
Hatırla :   

  
Her Hakkı Saklıdır. Site İçindeki Haber ve Resimler İzinsiz ve link vermeden yayınlanamaz.
Web Tasarım: Celal BIRADLI
Bu sayfa: 0,06 saniyede yorumlandı.